2012 yılında yapılacak Dünya Kısa Kulvar Yüzme şampiyonasının Türkiye'de yapılmasına FINA tarafından karar verilmiş. Eski bir yüzücü ve bir yüzme tutkunu olarak bu habere çok sevindim.
Ayrıca 2012'den önce 2009 Aralık'ta Avrupa Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası da İstanbul'da yapılacak.
1999 yılında yine istanbul'da yapılan Avrupa yüzme şampiyonasına katılamamış olmak beni üzüyordu. 2009 ve 2012'de bunu telafi etmeyi düşünüyorum. Emeği geçen tüm spor severlere teşekkür ederim :)
25 Nisan 2008 Cuma
2012 Dünya Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası
11 Nisan 2008 Cuma
Fethiye'den döndüm
Altı günlük Fethiye Mavi Tur kaçamağım sonlandı. Hayatın koşturmacasına fena bir şekilde kapılıp yaşamdan zevk almayı unutmaya başladığım bir zamanda ilaç gibi geldi bana bu tatil. Ayrıca sevgilimle aralıksız birlikte olmanın bana nasıl bir mutluluk verdiğini tekrar hatırlattı.
Hayatı ertelediğini düşünen herkese kendiyle ve sevdikleriyle başbaşa kalabileceği huzurlu bir tatili acil olarak tavsiye ederim.
İşte bunlar da fotoğraflar..
![]() |
| Fethiye |
22 Şubat 2008 Cuma
Duman ne zaman yangın anlamına gelir?
Cevap: Yalnız olduğumuzda!
Latane ve Darley'nin yaptığı bir araştırmada iki ayrı durum karşılaştırılmış. Her iki durumda da katılımcı gözlemlendiğini bilmiyor.
Birinci durumda katılımcı odada yalnız başına form doldururken odaya araştırmacılar tarafından duman verilmeye başlanıyor. Katılımcıların %75'i, odadan çıkıp tehlikeyi gerekli yerlere bildiriyorlar.
İkinci durumda ise katılımcı odada yalnız değil ve odadaki katılımcı hariç odadaki diğer bütün kişiler araştımanın bir parçası. Odada form dolduran bir grup insan varken yine araştırmacılar tarafından odaya duman verilmeye başlanıyor. Araştımanın parçası olan kişiler dumanı görmelerini rağmen form doldurmaya devam ediyorlar. Bu durumda katılımcıların sadece%10'u odadan çıkıp tehlikeyi bildiriyorlar.
Katılımcılara davranışlarının nedeni sorulduğunda olayı tehlikeli görmedikleri için müdahale etmediklerini söyliyorlar ama..
İki durumdaki şaşırtıcı farkın asıl açıklaması şöyle: Başkalarıyla birlikte olmak tehlikeyi azaltmasa da korkuyu azaltıyor ve grup içindeyken korksak bile korkumuzu gösterme eğilimimizi bastırıyoruz.
Bu ve buna benzer çalışmaları okumak için: http://faculty.babson.edu/krollag/org_site/soc_psych/latane_bystand.html
20 Şubat 2008 Çarşamba
Neden ikinci dilimiz ana dilimiz gibi olamaz?
Gelişimsel Psikoloji masterına başlamadan önce birçok yabancının, özellikle Amerikalıların neden bazı kelimeleri bir türlü doğru telaffuz edemediklerini anlayamazdım. Üstelik özellikle öğretilmesine rağmen ö, ç ,ü, ğ, ş gibi sesleri tekrarlamakta başarılı olamazlar.
Halbuki İngilizcede bu harfler olmasa bile bu sesleri içeren bir çok sözcük var. Örneğin; ö için surround, percieve, urgent, ç için chat, chunk, ş için shut, should gibi.
Sonradan öğrendim ki bu başarısızlığın kabiliyetten farklı sebepleri varmış.
1. Kritik Period (Critical Period) olarak bilinen, bir özelliğin belirli bir yaşa kadar gelişmediği takdirde bir daha gelişemeyeceğini öne süren hipotezin birçok bilim insanı tarafından dil gelişimi için de geçerli olduğu gösterilmiştir. Yani 12 yaşına kadar dil öğrenmeyen bi kişi büyük olasılıkla dil öğrenme yetisini kaybetmiş olacak ve bir daha herhangi bir dili tam olarak öğrenemeyecektir. Tabi bu hipotez kritik yaşa kadar anadil de dahil hiçbir dil öğrenmemiş kişiler için geçerli.
2. Doğduktan bir sene sonra anadilimizde olmayan bazı sesleri ayırt etme yetimizi kaybediyoruz. Yani, bizim dilimizde olmayan ve birbirine çok benzeyen iki farklı sesi sanki aynı seslermiş gibi algılıyoruz. Bkz: "Infant Speech Discrimination"
3. Anadilimize uygun olarak gelişen kaslarımız ve sesimizi kullanma yeteneğimiz bir yaştan sonra yabancı dildeki kelimeleri olması gerektiği gibi telaffuz etmemize engel oluyor.
Özet olarak, anadilimiz haricindeki bir dili aksanlı konuşmak ve/veya anadilimiz gibi öğrenememek sadece yetenekle alakalı değil. Aslında ikinci bir dil öğrenebilme kapasitesi ile doğuyoruz ama ne yazık ki daha çok küçükken bu yeteneğimizi kaybediyoruz.
14 Şubat 2008 Perşembe
Sevgililer Gününüz Kutlu Olsun.. mu?

5 seneyi aşkın bir süredir mutlu bir ilişki yaşayan bir çift olarak, bugün erkek arkadaşım ve ben sinemaya ("The Bucket List") gidip , sakin bir yemek yemeği planlıyoruz.
Aslında ilişkimizin ilk dört yılı boyunca sadece bir kere sinemaya gitmiş olmamıza rağmen son 1-1.5 senedir en favori aktivitelerimizden biri haline geldi sinemaya gitmek.
Gençturkcell'in "bi pazartesi bi perşembe bir bilet alana bir bilet bizden" kampanyası ve Kanyon Cinebonus sinemalarının dev boy, lezzetli patlamış mısırları sinemaya gitmeye başlamamıza sebep oldu.
Birkaç kere günün anlam ve önemine uygun kokoş ve romantik yemeklere gitmeyi denemedik değil ama sonraları işin yapmacıklığı garip gelmeye başladı. O yüzden sevgililer günün artık bir zorunluluk gibi değil, içimizden geldiği gibi geçirmeye karar verdik.
Birçok kuruluş ve medya tarafından sevgililer gününün bir görev haline getirilmesinden başka bu sene bir gariplik daha dikkatimi çekti. 10 gündür televizyonlarda ve gazetelerde hergün "Sevgililer gününüz kutlu olsun" başlıklı reklamlar görüyorum. Bunun sınırı nedir anlayamadım. O günler sevgililer günü değildi ki. Eğer sadece gününde kutlamayacaksam 14 Şubat'ın ne özelliği kaldı? Ben zaten sevgilimi hergün seviyodum..
Son olarak, neden hep tektaş, takı, çiçek gibi daha çok kadınlara özgü hediyelerin pazarlaması yapılıyor? Sevgililer günü tek cinsin günü değil ki. Eğer kadınlar erkeklerden hediye bekliyorlarsa pek ala erkeklere hediye almalılar.
13 Şubat 2008 Çarşamba
Bon Jovi Türkiye'de!

Birkaç gün önce çok sıkı bir Bon Jovi hayranı olan arkadaşımdan uzun zamandır beklediğim haberi aldım: Bon Jovi 15 yıl aradan sonra yine Türkiye'de!
Her ne kadar annemler ben küçükken yeni açılmakta olan magic box gibi televizyon kanallarının test yayınlarında döne döne "Blaze of Glory" klibinin yayınlandığını ve benim bu şarkıdan nefret ettiğimi söyleseler de ben 15 yıl önce henüz Bon Jovi müzikleriyle tanışmamış 10 yaşında bir çocuktum.
Ortaokul yıllarında ise sıkı bir Bon Jovi dinleyicisi oldum. Yaptıkları müziği hala takip eder ve zevkle dinlerim.
O kadar sene bekledikten sonra konserin benim doğumgünümle aynı tarihe gelyor olması da erken bir hediye oldu benim için.
Konserle ilgili ayrıntılı bilgi şu sitede yayınlanacakmış.
Şu an elimizde olan bilgiler:
1. Konser 20 Temmuz 2008'de olacak
2. 15 sene önce olduğu gibi yine İnönü Stadyumunda olacak.
Konseri organize eden Ahmet San'a emeklerinden dolayı kendi adıma teşşekür ederim..
Bon Jovi kimdir, nedir, neler yapmıştır diye merak edenler için:
http://en.wikipedia.org/wiki/Bon_Jovi
11 Şubat 2008 Pazartesi
Çocuğunuzla nasıl oyun oynarsınız?
Amerika'da geliştirilmiş ve dünyanın birçok ülkesine adapte edilmiş çocuk gelişimyle ilgili "Incredible Years" adında bir müdahale programı var. Program dahilinde ebeveylerin izlemesi için hazırlanmış vidyo CD'leri hazırlanmış. Geçenlerde bu CD'lerden "Çocuğunuzla nasıl oyun oynarsınız" ("How to play with your child") başlıklı bir vidyoyu izleme şansı buldum. Geçtiğimiz aylarda da konuyla iligli bir makale okuma fırsatım olmuştu.
Programda önerilen şu: Çocuklarınızla onlara yeni birşeyler öğretmek için oynamamalısınız. Oyun, kendi içinde çocuklar için muazzam eğlenceli ve aynı zamanda eğitici bir aktivite olabilir. Örneğin çocuğunuz çeşitli hayvan maketleriyle oynarken ona çaktırmadan hangisinin fil hangisinin ördek olduğunu öğretmeye çalışmayın. Bırakın kendi hayalini yaşasın. Belki o fil bir kuşa belki de bir sandalyeye dönüşecek. Eğer çocuğunuzun hayvan isimlerini öğrenmesini istiyorsanız bunu ona ayırdığınız oyun saati haricinde bir zamanda yapın.
Çocuğunuza günde en az 30 dakika sadece oyun amaçlı vakit ayırın.
Çocuğunuzun oyununu kendi oyununuz haline getirmeyin. Legonun parçalarını yerlerine yerleştirip çocuğunuzu seyirci konumunda bırakmayın. Eğer çok istiyorsanız o uyuduktan sonra legolarla istediğiniz kadar oyanayabilirsiniz :)
Bir ev maketinin içine eşyaları yerleştirirken yatağın yatak odasında buzdolabının mutfakta olması gerektiğini siz bilebilirsiniz ama çocuğunuz bilmez. Bilmesine de gerek yoktur. Bırakın yaratıcılığını kullansın, istediği eşyayı istediği yere yerleştirsin ve kendine özgü evini yaratmış olmanın heyacanını yaşasın. Eğer hangi eşyanın hangi odada durması gerektiğini bilmesini istiyorsanız bunu ona ayıracağınız başka bir eğitim saatinde yapın.
Çocuğunuza kendi oyununu kurması için fırsat verin. Hayali bir aile pikniğe gidiyorsa önce arabaya binmeleri sonra piknik alanında top oynamaları sonra ekmek arası köfte yemeleri ve sonra da arabaya binip geri dönmeleri gerekmez. Çocuğunuzun hayali ailesi gece yürüyerek pikniğe gidip, orada kozalak toplayıp sabah olunca kuş olup ağaç tepesinde yaşamaya karar verebilirler ve bunu hayal edebilmenin onu nasıl eğlendirebileceğini hayretler içinde izlersiniz.
Biz yetişkinler çocukluk yıllarımızda nasıl düşündüğümüzü ve nelerden zevk aldığımızı ne yazık ki zamanla unutuyoruz. Bu sebeple çocuklarımıza oynarken onların akıllarıyla değil kendi aklımızla düşünüyoruz. Halbuki oyun bizim için değil çocuklar için var. Bırakalım oyunlarını diledikleri gibi ve sadece oyun amaçlı oynasınlar. Çocuğunuz sizden çöp kovası olmanızı istediğinde bu çöp kovasına benzediğiniz için değil. Yetişkinler olarak çocuklarınızın yanında baskın olmanız gerekmiyor. Egolarınızdan arının, onun için çöp kovası olun ve çocuğunuzun yüzündeki mutluğu görmeye hazır olun.
Zaten anne-baba olmanın güzelliği de bu değil mi?
